Altan | Sloganı bulunca yazarız be yawrum ! ne acelesi war ?

Yırtık Çizme

Çizmenin yırtığı,
Ve bir kız çocugu.
Köşeye sıkısmış bir gül,
Zulasında gazetenin.
Ve tüm babalara inat,
Fırlamak istiyor resimden.
Keske diyor!,
Genel Yayin Yönetmeni”ne.
Beni tam da gazetenin orta yerine,
İnsanlığın gözüne sokaraktan,
Öylece yapıştırsaydın.
İnsanlık suçu!
Öyle ıssız,
Öyle kuytu,
Öyle tenha bırakılmamalıydı.
23 Nisan”da,
Hem de kendi bayramında dans ediyorken,
Ayağında yırtık bir çizme,
Suratının astarı yırtık binlercesine,
Meydan okuyaraktan.
Ve 24 Nisan sabahı,
Kendi kızımın,
Tüm şımarmalarını,
Bütün isyan etmelerini,
Rafa kaldırdım.
Sanki o gün bir güç,
“Gör!”
Dünya hep bizim oralarda dönmüyor,
“Gel!”
Bak daha neler var diyordu.
Daha önceden hazırlanan program dahilinde, önce Kütahya”nın Tavşanlı Karapelit Köyü”ne gidecek, Çarşı Berlin”in düzenlediği Yardım Kampanyası”na katılacaktım.
Gittim ve katıldım.
Bütün köy,
Okul,
Anne ve babalar hepsi oradaydı.
Karşılama Komitesi hazırlamışlar.
Alkış, alkış, alkış…
Ne kadar alkış,
Ben o kadar ezildim.
Utandım,
İnsanlığımdan.
Neredeydim ben bunca zaman.
Çocuklar aç,
İnsanlar muhtaç,
Bir okul,
Bir oda arkadaslar!.
1 oda!
Sarı çizme!
Çizmenin yırtığı,
Kimbilir yüzlercesi binlercesi,
Ve ille de ille!,
Köyüne okul isteyen mahcup vatandaş.
Sözüm “söz” diyemedim ama,
Kafamda bir okul kampanyası,
Gönlümde şampiyonluk şampanyası.
Kimbilir?
Belli mi olur!!!

Alen Markaryan

çArşı kapalının ortasında sıralanan bir grup değildir.

çArşı, yüreğinde Beşiktaş aşkını hisseden herkestir.

çArşı bir ruhtur.

çArşı, New York’da metro trenine yazılmış siyah beyaz bir grafitidir, Prag’da duvara yazılmış bir yazıdır, Erzincan’da bir dağın yamacına yazılmış sevgidir, Adana’da bir derneğin duvarlarına boyanmış siyah’la beyazdır, Galatasaray Lisesi duvarına yazılmış “çArşı ULAN” işaretidir.

Bir tiyatro sahnesinde hiç bir dekora uymadan sırtında taşınan kutsal BEŞİKTAŞ formasındadır çArşı.

Zonguldak’ta maden göçüğünden çıkarıldığında ilk nefesle sorulan “maç kaç kaç?” sorusundadır çArşı.

Hakeme kızdığında “Satanist hakem” diye bağırıp gündemi takip edenlerdir.

Atatürk’e dil uzatan dönemin milletvekili Hasan Mezarcı’ya “Hasan Mezarcı’ya kafam girsin” diyen tezahüratıyla Cumhuriyet’in Kemalist çizgisindeki duruşunun ödünsüz sesidir.

Fenerbahçelilerin yalakalıklarına “TEK ADAM, ATAM” ya da “Bir Pankartta Verhaugen’e Aç Avrupa Şampiyonu Ol Fener” diyen zekadır.

çArşı, fenerbahce lisesinde sarı lacivert kravat yerine siyah beyaz kravat takıp dolaşabilme cesaretidir, BEŞİKTAŞ aşkını pankartlarda “Başka Boyutların Tanrısı” diye ifade eden kalp’dir.

Ceza’sı gereği boş kalmış tribünlere “RUHUMUZ YETER” yazan yüreklerdir.

Kaşınanı tesislerinde ziyaret eden yada ellerine verdikleri “Cobarde Gallina Ortega (Korkak Tavuk Ortega)” pankartıyla maymun edenlerdir.

“Erkek Adam Renkli Takım Tutmaz” deyip alemi dut yemiş bülbüle çevirenlerdir. “Işıklar Söndüğü Zaman Tüm Fenerliler Güzeldir” pankartıyla taraflı tarafsız herkesi güldürenlerdir.

“Bizim taraftarımız daha fazla” diye böbürlenenlere “en fazla sinekte b.kun üzerinde olur” cevabını yapıştıranlardır.

Futbolcusuna kızdığında “Aşkımız renklere sizlere değil” diyen renk aşkıdır.

2 Km bayrak yapıp dünya rekoru kıran sevgidir, o bayrağın en arkasında hiç bırakmadan duran 72 yaşındaki teyzedir.

S.Bükreş maçında televizyonların gösterdiği, o soğukta, ayakta, boynunda siyah beyaz kaşkoluyla titreyerek KARAKARTALLARINI seyreden nine’dir.

Tribünde bir doktordur, işçidir, iş adamıdır, okuma yazma bilmeyen bir sokak çocuğudur, profesördür.

Omuz omuza zıplayıp “Beşiktaş’ım benim biricik sevgilim” diye gözünde yaş, gırtlağını yırtan Solcusudur, Sağcısıdır, Ateistidir, Hacısıdır, Müslümanıdır, Ermenisidir, Yahudisidir, Hristiyanıdır.

Irak işgalinden önce Savaşa karşı duran yurtseverlerin yanındaki ruhtur.

Mitinglerde “BEŞİKTAŞLIYIZ, SAVAŞA KARŞIYIZ” tezahüratlarında, Tribün’de “Savaşa HAYIR”, “Amerikan Şahinlerine karşı Karakartallar” pankartlarıyla tepkisini koyandır.

Bir F16 burnuna yapılmış Kartal’dır. çArşı’nın “A” sını Anarşinin “A”sıyla yazan, güce tapmayan isyankarlıktır.

“Siyah Beyaz Ölüm Yaşam” diyen felsefedir. Delikanlılığı da hayat felsefesi olarak benimseyenlerdir.

Sevinmek için sevmeyendir, inadına inançla bağlı olandır.

Nazım Hikmet’in “ASLOLAN HAYATTIR” ına tribünlerin Hacı Babasıyla “HAYATTA BEŞİKTAŞ” diye ölümsüzleştirenlerdir.

“çArşı, MUSTAFA KEMAL HARİÇ HERKESE, HATTA KENDİNEDE KARŞI” diyen aykırılıktır.

Tribüne boydan boya “Ölüm Ne Zaman ve Nereden Gelirse Gelsin; Mezarıma Siyah Beyaz Güller Atılacaksa, Mezar Taşıma BEŞİKTAŞ Yazılacaksa, Böyle Ölüm Hoş Gelsin Sefa Gelsin…” yazan ölümsüz sevgidir.

çArşı ruhu BEŞİKTAŞININ uslanmaz asi ruhudur, BEŞİKTAŞINI taparcasına seven çılgın aşığıdır.

Alıntı: Alp Batu Keçeci - http://www.forzabesiktas.com/dokuman.php?id=12

Boğaz nehir gibi akıyordu Marmara’ya doğru… İstanbul’un üzerine çöken o kurşini havayı, manevi ağırlığı kaldıracak bir evliya beklentisi vardı sokaklarda… Karayelden esen rüzgar, yağmur getirecekti şehit mezarına… Bu dünya güzeli şehir, beşyüz yıl sonra, kansız savaşsız İngilizler’e teslim edilmişti bir Mayıs sabahı… Dolmabahçe önünde son birlik de silahlarını teslim ediyordu. Yüzbaşı Şeref ve birliği, manga manga tüfeklerini, tabancalarını, hatta süngülerini İngiliz subaylarına makbuz karşılığında verdiler. Bu sıkıntılı işin sonu geldiğinde, İngiliz çavuş, Yüzbaşı Şeref’e seslendi:

-Sör! Tabancanız…

Şeref hiddetle döndü, elini kaldırdı, çavuşa vuracak oldu. İngiliz binbaşı araya girdi ve ”Tabancanız kalsın, mermileri boşaltınız yüzbaşı” dedi…
Şeref hiddetle tabancasını çekti, ateş edebileceğini düşünen İngiliz askerleri silahlarını ona doğrulttular.. Şeref  ‘altıpatlar’ını gökyüzüne çevirdi, tambur pimini çekti, pirinç kovanlı ve uçları çetikli altı mermi iki metre yüksekten yere boşaldı.. Sonra kabzası laz işi, baba yadigarı tabancasını kılıfına soktu, asker dönüşüyle birliğinin karşısına geçti. Hazırolda bekleyen 120 asker yumrukları sıkılı, dişleri kenetli, Galiçya’dan Hicaz’a, Trablusgarp’tan Fizan’a peşinden gittikleri bu mert adamın ağzının içine bakıyordu. Bir emir verse, evet o bir emir verse bir avuç ingilizi elleriyle boğabilirlerdi…

-Şimdi dağılıyoruz. Sizi on yıldır sabırla bekleyenlerin aynına gidin. Ama unutmayın, bu iş daha bitmedi, bu millet esaretini yenmek için sizin gibi yiğitlere ihtiyaç duyacaktır. Bana hakkınızı helal edermisiniz? Bir an sessizlik oldu. Elleri cebinde ve avucunda yuvarlak metal çerçeveli gözlüğü olduğu halde bekledi… Birliğin çavuşu bir adım öne çıktı:

-Bizim helalimiz seninle şehit düşmektir komutanım.

Hiç istemediği halde Şeref’in gözlerinden iki damla yaş süzüldü, elinde tuttuğu gözlük tuzla buz olmuştu, avuç içi kanıyordu. Daha sert bir sesle bağırdı..

-Hakkınız helal midir bana?

Yağmur başlamıştı. Gökyüzündeki martılar birkaç dakika önce yaşadıkları gök gürültüsünden beter bir ”Helal olsun!” sesiyle irkildiler, havalanıp kaçıştılar..

Kan damlaları Dolmabahçe’den Beşiktaş’a doğru birer metrelik aralıklarla takip ediyordu Yüzbaşı Şeref’i… Neden sonra elinin kanadığını fark etti. Dolmabahçe Sarayının duvarı dibinde durdu, omuzundaki apoletleri söküp eline sardı. Kanı emen apoletin ipek örtülü yıldızları kıpkırmızı oluverdi.. Şeref birkaç dakika sonra Beşiktaş’a vardı. Balıkçı kahvesinde oturmak istedi ancak ”Hırpani halim bir Türk subayına yakışmaz” diye düşünerek sahile indi.. Çakılların üzerine oturup, teknesinin altını onaran bir balıkçıyı seyre daldı..

Kan çanağına dönen gözlerini uzaklara dikmişti, bahar yağmurunun anlatılmaz hüznüne… İçinde fırtınalar kopuyordu. Sırtına dokunan bir elle irkildi. Kafasını kaldırdı. Biraz önce teknesini onarırken seyrettiği denizci birşeyler söylüyordu. Ama Şeref duyamıyordu onu. Sararmış dişlerine bakarak denizcinin, anlamaya çalıştı söylediklerini.

-Asker ağa, asker ağa…
-Efendim.
-Okuman, yazman var mıdır?
-Evet. Hayrola?
-Ağam be, teknenin adını yazsan olur mu?
-Tamam. Nedir teknenin adı?
-Kardelen!!!
-Yavuklunun adı mı?
-Hee… Nerden bildin?

Harp okulu’ndan aldığı ‘hat’ dersi ilk kez işine yarıyordu. Şeref, kardelen şekline benzer bir motifle yazdı tekneye sevgilisinin adını…

-Ya ağam, çok güzel oldu. Sana borçlandım şimdi ben.
-Olsun, birgün ödersin. Nerelisin sen?
-İnebolulu’yum. İstanbuldaki Rum meyhanelerine tuza basılmış torik getiririz biz. Fener’i dönerken teknenin altını vurdum. Burada onarıyorum. Kısmetse öğlen namazı tekneyi bitirip İnebolu’ya yelken basacağım.

Yüzbaşı Şeref, Akaretler Yokuşu’nu tırmandı, Osmanoğlu Konağı’nın kapısını çaldı.

-Hoşgelmişsin Şeref Beyim.

Şeref, Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün Divan Kurulu Üyesi’ydi. Eskrim takımında kılıç hocasıydı ve futbol takımında da kalecilik yapıyordu. Konağın ahşap merdivenlerini hışımla çıkıp, çatıdaki malzeme deposuna girdi. Tabancasını çıkardı. Cepkenindeki enfiye kutusunu eline aldı. Kutuyu kulağına götürüp iki salladı. Şeref kakmalı enfiye kutusu tıkırdamaya başladı. Kutuyu açtı, içinden pamuğa sarılmış gümüş bir kurşun çıktı. Kurşunu çizme derisine süre süre iyice parlattı. Kurşunu tabancasının tamburuna sürdü, tamburu hızla çevirip kapattı. Kırlaşmaya başlayan şakaklarına götürdü.

“-Affet !” dedi.

Tık! Boş…
Tık! Boş…
Tık! Yine boş…

Tam o sırada kapı hiddetle açıldı. Ahmet Fetgeri içeri girip 4. kez tetiğe basmak üzere olan Şeref’in elindeki silahı kaptı. Şeref kendisinden geçmiş, ağlamaya başlamıştı.

-Ne yapıyorsun sen, delirdin mi?

Cevap yerine tavanarasını dolduran hıçkırıklar vardı. Sarıldılar. Ahmet Fetgeri, Şeref’i ayağa kaldırdı, koluna girip aşağı indirdi. Sade kahve ile birer sigara içtiler.

‘-’Her şey bitti” dedi Şeref.
-Daha değil. Dün akşam Mustafa Kemal ve arkadaşları, Anadolu’da mücadeleyi başlatmak için gemiyle Samsuna yola çıktılar.

Gözleri parladı Şeref’in. Birkaç dakika önce azraille rus ruleti oynayan o değildi sanki… Bir kuş olup o gemiye yetişmeyi geçirdi aklından…

-Bende gitmek istiyorum.
-Çok zor. Salmazlar seni İstanbul’dan.

Birden Kardelen geldi Şeref’in aklına. Kardelen vardı ya İnebolu’ya giden.

‘-’Neden olmasın?”diye söylendi.’
‘Dur, celallenme hemen” diye Fetgeriye Kardelen’i anlattı.

Artık Şeref’i durdurmanın imkanı yoktu. Yukarı çıktı, üç beş parça eşyasını bez asker torbasına sıkıştırdı. İki dost sarıldılar.

”Şu torbayı da al, lazım olur belki’ ‘dedi Fetgeri.
”Nedir bu?’ ‘diye sordu Şeref.
”Denize açılıncaya kadar sakın açma” cevabını aldı.

Kardelen denize inmişti. Tam yelken açmaya hazırlanırken, bir sesle irkildi denizci:

-Tayfa lazım mı?
-Buyur ağam. Hayırdır, nereye?
-Senin gittiğin yere. Hatırlarsan bana borcun vardı, ödeşmiş oluruz.

Kardelen, Anadolu Fenerini geçip Karadenize açılırken; Şeref, Boğazın süsü erguvanlara sonkez baktı. Bu güzelim renkleri İngilizlere bırakıyordu. Yaralı elini, Karadeniz’in az tuzlu sularında yıkadı. Temiz bir bez parçası aradı sarmak için… Fetgerinin verdiği çantanın düğümünü açtı. İçinde beyaz bir beze sarılı yuvarlak birşey vardı. Açtı bezi ve o anda Kardelenin içine bir futbol topu yuvarlandı. Gözlerine inanamadı. Bu top mahalli ligde gol yemeden şampiyon oldukları ve hatıradır diye sakladıkları “Erthold” marka, içten lastikli pahalı futbol topuydu

”Ah be Fetgeri’ dedi içinden. Gülümsedi…

Ara sıra esen sert rüzgar ve serpiştiren yağmura rağman Şile açıklarını neşeyle geçtiler, hava kararırken Ağva limanında demirlediler. Torik lakerdanın satılmamış kısmıyla, mısır ekmeği akşam yemekleriydi. Erik rakısıda çilingir sofrasını tamamladı.

Şeref, gece denizci gence; Beşiktaş’ı, can arkadaşı Ahmet Fetgeri’yi ve futbol topunun hikayesini anlattı hiç susmadan…
Sonra bir köşeye kıvrıldı. Sabah yüzüne doğan yakıcı güneşle uyandı. Kardelen, Pazarbaşı Burnu’nu aşmış, yelkenlerini Karasu’ya doğru dolduruyordu. Teknenin genç reisi, Asiye türküsünü söylüyor, bir yandan da yanıbaşlarındaki yunuslara mısır ekmeği atıyordu. Arasıra da ”Kardelenim, Sevdiğim…’” gibi mırıldalanmalarla sevgilisini anıyordu. O gece Akçakoca, ertesi gece Amasra Limanı’nda yattılar.
Amasra Limanı çıkışı denizci gözlerini ufka dikerek “Hava Patlayacak Ağam” dedi. Şeref baktı, baktı… Keyifli ve güneşli bir 19 Mayıs sabahından başka birşey göremiyordu. Önemsemedi.

Öğlene doğru deniz kararmıştı. “Karadan neden bu kadar uzaklaştık?” diye sordu Şeref.
-Ağam kaba dalga vuruyor, burnu çevirdim.

Bir süre sonra öyle bir fırtına başladı ki, Şeref’in içi dışına çıktı. “Yelken ipinden uzak dur ağam, ayağına dolanmasın” dedi reis. Bir büyük dalga geçti üzerlerinden. Sonra bir daha… Dümen tutan avuçları ezilmişti denizcinin. Şeref yelken ipini tutmaya çalışsa da, direk kopup denize düştü. Denizcinin çığlığı yağmura karıştı.

-Ağam ipi sal!

Şeref duyamadı, boyunun neredeyse beş katı bir dalga, sancak tarafından tekneyi alabora etti. Dalga çukurunun dibindeki tekne, denizin altında kaldı. Denizci büyük bir çeviklikle kendini yukarı itip sudan çıktı. Yüzbaşı Şeref su çekmiş asker üniformasının ağırlığı ve çizmesine dolanan yelken ipiyle, hızla dibe batıyordu. Yarım dakika kadar süren bu dalış, ağacından çözülen iple döndü. Artık teknenin ağırlığından kurtulmuştu ama üzerindeki büyük mavilikle uğraşacak gücü kalmamıştı. Bulanık denizin derinliklerinde gözleri açık çırpınıp duruken, yanından geçen beyaz birşey gördü. Bu, yukarı çıkan Erthold marka futbol topuydu. Beşiktaşın gol yemez kalecisi Şeref topa doğru uzandı, uzandı… Kerempe Burnu’nda baygın yatan denizcinin genç bedeni, kumsalda dalgalarla birlikte salınıyordu. Hemen yanında bir futbol topu vardı. Genç denizci yüzünü paramparça eden kayalıkların üzerine çıkıp bağırdı:

-Ağam! Ağam!

Cevap gelmedi. Yüzbaşı Şeref, hayatının golünü Karadeniz’in soğuk sularında yemişti.. Yanından geçip su yüzüne doğru yükselen yopa yetişememiş ve karanlıklar birkaç saniye içinde onu dibe çekmişti.

1924 yılında birgün, Fetgerinin Akaretler’deki konağına bir kadın geldi. Elinde bir torba vardı. Ahmet Bey, bu beklenmedik misafirin getirdiği torbada çıkan futbol topuna uzun uzun baktıktan sonra sordu:

-Nedir bu bacım, nerden buldun bu topu?
-İstiklal Savaşı’nda şehit düşen kocamın vasiyetiydi, ona birşey olursa bu topu mutlaka size vermemi istemişti…
-Senin adın ne bacım?
-Kardelen…

March 15th, 2009 in Beşiktaş

Sen benim her gece efkarım
Gözümdeki yaşım
Sigara dumanım

Sen benim damardaki kanım
Alnımdaki yazım
Şanlı Beşiktaşım

Kalbimin en orta yerinde
Büyük bir yangın var
Alevler içinde

Beşiktaş sana yemin olsun
Bitmeyecek sevdan
Mezarımda bile…

No Comments » Permalink  

March 14th, 2009 in Beşiktaş
besiktas_sw_design.jpg besiktas_sw_design2.jpg

Kartal Yuvası için yaptığım örnek tasarımlar

No Comments » Permalink  

March 8th, 2009 in Beşiktaş

Dün gece sevgilim aradı birden
Ayrılalım dedi hayır yok senden
Beşiktaş’ı daha çok sevdin benden
Bitti gitti dersin olursa..

Üzgünüm sevgilim anlaşamadık
Siyah beyaz aşkı paylaşamadık
İşte böyle birşey Beşiktaş’lılık
Deplasmanda dersin soran olursa..

No Comments » Permalink  

March 5th, 2009 in Beşiktaş

Öncelikle belirteyim; maçı kazanacağımızı biliyordum. 1-0 geriye düştüğümüzde inancım daha da arttı (: Bunu Super Lig’deki puan durumuna ya da Türkiye Kupası’ndaki performansa göre söylemiyorum. An itibariyle oynadığımız futbola göre konuşuyorum. Evet, artık oynuyoruz..

Takım halinde oynadık yine, zaten böyle kritik maçları bu şekilde oynamalıyız.  Orta sahanın oynama kapasitesi ve isteği kadronuın sakatlık ya da kart cezalısı olmaması durumunda değişmeyeceğini gösterdi. Serdar Özkan’ı sahada görmemek güzeldi. Maçın yıldızı Mustada Denizli’dir.

Değerlendirmeye geçersek;

Hakan Arıkan eski takımına karşı oynadı. Kalede güven verdi. Sanki yeni transfer gibi istekli, uzun zamandır forma giyiyormuşçasına  konsantrasyonu yüksekti. Tebrikler Hakan..

Gökhan Zan yerine Tomas Zapotocny tercihi çok iyi oldu. Hakan’a atılan geri paslar bu sayede biraz daha azaldı. Zapo’nın daha garanti bir defans oyuncusu olduğunu biliyoruz zaten.

İbrahim Üzülmez sol koridorda gitti geldi sürekli. Yüksek performansını devam ettiriyor “Deli İbo”.

Tomas Sivok ve İbrahim Toraman tarafımdan tam not aldı.

Defans kurgusunun artık bozulmaması gerekiyor. Bu savunmanın zaman zaman ileriye çıkan 2 oyuncusu olması handikap gibi olsa da defansiz orta saha oyuncularımız bu eksiği kapatıyor. Bu da savunma ve orta sahanın blok halinde çıkış ve dönüşünü sağlıyor. Bu olumlu gelişime son maçlarda forvet bağlantısı da eklendi.

Delgado gol sessizliğini öyle bir bozdu ki,  Ankaraspor’un 3. kalecisi olan Evren Özyiğit’in de hatası büyük olmasına rağmen sadece Delgado tipindeki oyuncular görebilir o kaleyi o mesafeden.. Oyunu da iyiydi. Sakatlık sonrası biraz güçsüz gibi görünmesine karşı akıllı oyunu ile bunun üstesinden gelmeyi bildi. Yanındayız Matias… Rodrigo Tello ile mevkilerini değişerek oynuyorlar zaten.  Çok fazla yormuyorlar, iyi niyetliler ve istekliler. Bu bile yeterli.. Bu arada Tello’ya Ankaraspor tribünlerinden atılan UFO benzeri cisim hayli ilginçti. Kapak oldu bi taraflarına sonra..  Edouard Cisse de 79′da girmesine rağmen 90 dakilalıkmış gibi gözüme çarptı. Demek ki neymiş ? Oynamayan adamı kenara çekeceksin, ısrar etmeyeceksin ki futbolu özlesin biraz adam..

Fabian Ernst ve Ekrem Dağ’ın görevi savunmaya yardım etmek oldu çoğunlukla. Yere sağlam basıyor Fabian. Güvenim sonsuz.
Ekrem ise sağ kanadı parselledi resmen,  rakibine top göstermedi.

Ne olursa olsun Bobo’nın ölüsü ilk 11 çıkmalı. Ne zaman ne yapacağı belli olmuyor. Diğer maçlara nazaran biraz daha tutuktu ama bu iş böyle.. Biri olmazsa biri oynar mutlaka.. 3 tane canavar gibi forveti olan hangi takım var ligde ?

Mert Nobre’nin nasıl bir Beşiktaş’lı olduğu, daha doğrusu bir Beşiktaşlı’nın nasıl olması gerektiği bu maçta bir kez daha gözler önüne serilmiştir.

Mustafa Denizli’nin oynadığı satranç doğrultusunda Filip Holosko ve Yusuf Şimşek oyuna sonradan dahil oldu. Yusuf böylelikle Beşiktaş’taki ilk gölünü atmış oldu. Kısa zamanlı oynadığı oyunu da yadırgamadı. Tecrübe böyle birşey işte..

Filip Holosko öyle bir vurdu ki cafede maç izlediğim insanlarla beraber aynı Ankaraspor kalecisi gibi biz de sadece baktık kaldık ekrana. Nasıl biz vuruş zekasıdır, nasıl bir tekniktir  o öyle. Hücüm oyuncularımıza çok güveniyorum artık.

Son söz; Beşiktaşım bundan sonra gol yollarında problem çekmez. Duran toplarda da etkiliyiz zaten.. Derbi maçlarda İnönü’den ortalama bir puanla rakipleri evine gönderirsek şampiyonuz derim. Çünkü takımda şampiyonluk havasına girildi.

Kartallar yüksek uçar..

Altan

No Comments » Permalink  

February 28th, 2009 in Beşiktaş

Zor maç oldu ama maçı zora sokan da Beşiktaşımız oldu :)  son haftalarda duran top ve kornerlerde atılan gollerin de etkisiyle rakip sahaya sürekli şişirme toplarda yüklenen Beşiktaşımız söylem yerindeyse döve döve aldı maçı. Maç boyunca birkaç tane net gol pozisyonu elde eden kara kartallar 60 . dakikadan sonra tek kale oynadı diyebiliriz. Savunmada net açıklar da verdi ama genel haliyle savunma hücumdu, hücum da savunmaydı. Herkes her yerde oynadı.

Hakan Arıkan bu maçta Rüştü’nün yokluğunu aratmadı diyebilirim.

Serdar Özkan ve Edouard Cisse’nin oynatılmaması Mustafa Denizli’nin kazanımlarından biri olmuştur. Hadi Serdar Özkan birşeyler yapmaya çalışıp da saçmalıyor ama Cisse ? Matias Emilio Deldago ve Ekrem Dağ ilk 11 de sahaya sürüldüğünde açıkçası sevinmiştim Serdar ve Cisse oynamıyor diye. Bu 4 lüden 2 sini seçmek yerine daha hazır olan Uğur İnceman ve Beşiktaş taraftarıyla ilişkilerini daha iyi seviyeye getirmek isteyen Yusuf Şimşek tercih edilebilirdi.

Tomas Zapotochny yerine Gökhan Zan’ın oynatılmasına ise değerlendirme yapamıyorum. Bu maçta çok koştu ama nerede oynadığını açıkçası kestiremedim. Savunma hattında İbrahim Üzülmez, Toraman ve Sivok standart oyunlarını sergiledi. Kısa paslarla defanstan bir kez dahi çıkılmamasına rağmen tabi !

Fabian Ernst transfer edilmemiş olsaydı halimiz duman diyebilirim.  Guinti den sonra en yerinde ara transfer.

Tello’ya nazar boncuğu taktım ! Aman diim bu performansını bozma

Nobre her maç ilk 11 çıkmalı. Madalya takılmalı ne bileyim heykeli fln dikilmeli. Bu kadar özverili forvet Amokachi’den sonra gelmemiştir Beşiktaş’a. Bobo’ya gelince; ah be güzel kardeşim, bir yaptığın bir yaptığını tutmuyor senin.Ama yine de Holosko yerine ilk 11 de çıkmalısın.

Hakem Halis Özkahya iki taraf için de tam bir fiyaskoydu. Böyle hakemlerin bu ligde yeri yok. Maçın içine etti diğer yan hakemlerle beraber.

Belediye’deki Tjikuzu’nun iç organları makine gibi yeminle.. Hem savunma hem hücum, koştu durdu. Seneye büyük bir takımda görebiliriz. Ligin tozunu iyice yuttu ne de olsa..

Aldık maçı öyle böyle..

Kartallar yüksek uçar..

Altan

No Comments » Permalink  

Sayfalar
Kategoriler
Şifreyi weriyorum ..
Eğer insan hayatının mantık tarafından yönetildiğini kabul edersek, yaşama ihtimalini yok etmiş oluruz..


Share/Save/Bookmark





Meta